Darlıkta Ferahlığı Bulmak: Eski Semtler, Eski Sokaklar

– Dizici misin abla?

-Dizi için ev mi bakıyorsun?

Ne zaman İstanbul’un Anadolu Hisarı, Kuzguncuk, Kanlıca, Sarıyer, Ihlamur, Balat gibi kadim sokaklarını dolaşıp fotoğraf çekerken gören semt sakini bir çocuk, esnaf, evinin önünde oturan bir teyze bu soruyu sorar bana. Hatta bazen “dizi için mekân mı bakıyorsun?” derler. Diziler nasıl bir furya ise semt sakinleri bile televizyoncu, sinemacı ağzını kapmışlar onların kelimeleri ile konuşur olmuşlar. Dizilerden, hayatımıza yaptığı tahribatlardan falan bahsedecek değilim, bu konu ehline bırakılacak kadar önemli aslında. Sosyologların, psikologların derin analizler ve araştırmalar yapmaları gereken bir durum bana göre ama onlar televizyonlarda, sosyal medyada laf yetiştirmekten asıl işlerine bakamıyor gibiler.

Semt sakinlerinin bana sorduğu bu soruya mahcup bir sesle “hayır ben yalnızca ziyaretciyim, semtinizi geziyorum” diyorum. İçimde yankılanan cümle ise “ yüreğime dizi dizi dizilen dünya sıkıntılardan kaçmak, eskiler nerede bizler eskidiğimizde ne olacağız anlamak için, dünyadan biraz kurtulmak için buradayım” demek geliyor. Ama susuyorum. Meraklı, masum bir soruya böyle iç karartıcı cevap vererek insanları bunaltmamak gerek. Mesela nerede bu Osmanlı’dan kalma ahşap evin ilk sahibi, kaçıncı elden sonra restore edilmiş ve afili bir reklam ajansı olmuş. Pencerelerden görünen dışı ile zıt iç dekorasyon zamanı durdurmuş mu yoksa tarihle arası geçiş mi olmuş belli değil. Yeni sakinleri bir başka âlem. Evin bahçesinde, dar sokağa açılan kapsının önünde sigara içen kolları dövmeli, kulakları küpeli erkekler, yine kolları elleri dövmeli kadınlar. Ne bulundukları sokağın eskiliğinin, görmüş geçirmişliğinin farkındalar ne de bir şehrin tarihinde yaşadıklarının şuurunda değil gibiler. Aralarında konuşuyorlar:

– Event için görseller ne durumda?

– Sosyal medya çin hashtag düşündün mü?

– Marketing plana göre step by step gitmeliyiz.

Bunlar anlayabildiklerim. Daha ne kelimeler kullandılar, onları buraya yazabilmem için sözlükleri karıştırıp anlamlarını, doğru yazılışlarına bakmam gerek. Zaten ilgi alanımda olmayan kelimeler oldukları için muhtemelen bu gezinin sonuna doğru hepsini unutacağım.

Aklımdaki beni daraltan dünya sıkıntıları göğsümü de sıkıştırıyor. Tuhaf bir şekilde bu sokaklarda yürümek bir rahatlama, kitaplarda okuduğumuz ama günümüzde, yanı başımızda pek rastlayamadığımız tevekkül, kendini Allah’a emanet etme duygusu veriyor. Bu duygular yavaş yavaş beni sarıyor. Tuhaf! Sanki bu andan kopup başka bir boyut geçiyor gibiyim. İşte yine bir ahşap ev ama bu defa sanki bir konak. Mimarlıkla, sanat tarihi ile pek alâkam olmadığı için ahşap yapılar benim için ya köşk ya konak. Malum zamanımızda her şeyi öyle derin araştıramıyoruz. Hemen bir internet araştırması yaptığımda karşıma çıkan açıklama “evden büyük, konaktan küçük yapılara köşk denir” şeklinde oluyor. İnternetteki bu tanıma göre bu ev basbayağı kırk odalı bir konak. Bu yapıların deniz kenarında olanlara yalı dendiğini biliyorum, çok emminim. Gençler gibi yazayım ”kesin ve net bilgi”.

Karşımdaki konağa bakıyorum. Hayalimde konağın eski halleri canlanıyor. Canlanıyor dediysem Osmanlı edebiyatçılarından, Cumhuriyet’in ilk dönemlerindeki eli kalem tutan yazarların bize kelimeleriyle çizdikleri tasvirler zihnimde uçuşuyor. Hüseyin Rahmi, Reşat Nuri, Peyami Sefa olmasa şehirleşmiş bir Yörük ailesinin çocuğu olarak nereden bileceğim konak, köşk hayatını.

Kalabalık konak halkı, büyük hanım, otoriter beybaba, evin oğlu, gelini, torunlar, hatta evin küçük çapkın oğlu, beybabanın hayırsız, müsrif kayınbiraderi. Sonra konağın bütün işlerini yapan yardımcıları, bahçıvan, halayıklar, emektar aşçı hanım. Ara sıra gelen bohçacı. Merdivenlerden bahçeye koşarak inen torunlar. Ağaca çıkan yaramaz küçük kız- belki Çalıkuşu Feride’nin ilham kaynağı- onu yalvar yakar ağaçtan indirmeye çalışan büyük hanımından, bahçıvanına kadar konak halkı. Hanımlar uzun elbiseli, dışarı çıkarken mevsimine göre baharda erguvan renkli, kışın daha koyu renkli feraceler giyiyorlar. Konağın yardımcı kadınları hep iri desenli basmalar veya bazen elbiseler giyiyor. Onlar çalışan olduğu için ipekli, jarse kumaşlar giyemezler. Bu arada bu yazı inetentte 1 Mayıs günü yayınlanacağı için günün anlamına binaen çalışan, emekçi hanımlar ve beylere bir selam göndermiş olalım.

Bu selamdan sonra dönelim ana konumuza. Biraz sonra zihnimdeki görüntüler yavaş yavaş bugüne doğru kronolojik sıra izlemeye başlıyor. Giderek sayıları azalan konak halkı. Beybaba ve büyük hanım vefat etmişler. Koca konak evin büyük oğluna kalmış, Cumhuriyetle birlikte daha da şiddetlenen ekonomik darboğazlar, büyük torunun ağır basan yurtdışında yaşama isteği deden kalan işin küçülmesine, kazanç azalınca gideri çok kolan konağın da kullanılan odalarının azalmasına ve böylece yardımcı sayısının azalmasına neden olmuş. Önce bahçıvan ayrılmış, bahçe için dönemlik adam kiralanıp bahçeye baktırılmış, sonra mutfaktaki kadınların sayısı azalmış. Hatta bahçenin bir kısmı ilerideki köyden yıllarca süt, yoğurt getiren köylünün iş bilir oğluna satılmış. Önce bu semte bir bakkal dükkânı açmış sütçünün oğlu. Sonra oğulları ile birlikte işi büyütüp markete çevirmişler, şimdilerde hem bu semtte hem de Boğaz’ın bu yakasındaki diğer semtlerde zincir market dükkânları olmuş. Konağın bahçesinden aldığı yere betondan bir ev kondurmuş. Konağın ikinci kuşak sahipleri ile sütçünün ikinci kuşağı komşu olmuşlar. Konağın arka bahçesindeki şu iki katlı betonarme ev başka nasıl açıklanabilir?

Zamanla konaktaki yaşam biçimi, elbiseler değişmiş. Hanımlar döpiyes, erkekler takım elbise, fötr şapkalı olmuşlar. Ramazandaki büyük iftar sofraları, iftar davetleri gitmiş yerine yılbaşı davetleri gelmiş. Zamanla konak el değiştirmiş. Yeni sahipleri iş bilen, ticarette kazanan birileri olmalı. Yoksa kapısının önüne park etmiş, dar sokağı geçilmez hale getiren o devasa araba ve bahçenin bir bölümünün kapalı garaja çevrilmesi başka türlü açıklanamaz. Belki de bir iş yeri olmuştur. Gerçi kapıda “ Art Reklam Le De Şe Te i veya Yeni Fikirler Reklam Ajansı A nokta Şe” gibi gösterişli yazılar yok.

Bu arabanın sahibi konağın yeni sahibi olması kadar konağın ilk sakinlerinin üçüncü kuşak torunu olması da muhtemel. Çünkü yukarıda yazılanlar konağın el değiştirmesi hikâyesi benim tahminim. Konak deden- toruna, nesilden- nesile geçerek el değiştirmiş de olabilir. Yeni sakini veya konağın ilk sahiplerinin torunlarından biri, en nihayetinde yirmi birinci yüzyıl vurdumduymazı. Dedeleri acaba faytonlarını sokakta geçişi engelleyecek şekilde durdururlar mıydı? Komşuları, geçecekleri düşünür onlara zahmet vermemek için arabayı ya hemen bahçeye çeker veya hemen binip giderlerdi. Ama bunlar arabalarını sokağı bir yayanın geçemeyeceği şekilde park etmişler. Tarihler bindokuzyüzlerden ikibinlere geçerken birçok duyguyu, zarafeti, düşünceyi eski tarihte bırakıyor olmalı.

Yürümeye devam ediyorum. Şu sağa dönünce girdiğim sokak eskiden de bu kadar dar mıydı acaba?! Yoksa eski ahşap eve eklenen yeni bina yapılırken günümüzün açgözlü insanları sokaktan çalmışlar mıydı? Dar sokak diyorsam iki kişi yan yana geçemez, o derece dar bir sokak. Kim bilir eski mütevazı yaşantılara sokaklar bu dar haliyle yetiyordu. Sokak dediğin eve giriş yolu. Zaten evlerin bahçeleri, avluları var. Çocuklar bahçede oynar, meyve ağaçlarının tepesine çıkar, yaz günleri bahçede, avluda misafirler ağırlanır. Sokaklar ellerinde güğümleri ile satıcıların geçeceği kadar. Yetmez mi? Şimdilerde altı şeritli yollara sığmayanlar daha geniş yol istedikçe o geniş yolları yapan devlet büyüklerine kızanlar, “ aa onların işi bu tabi ki ayol, onlar yol yapacaklar biz de istersek oy vereceğiz. Bu kadar araba var” diye talep üstüne talep bildiren bizlerin anlayamayacağı şeyler bunlar. Bu dünyaya sığabilmek için darlıkta genişliği bulmak, hatta bilmek gerekiyor demek ki.

Şehirlerin bu eski semtlerinde sokaklar ne kadar darsa evlerde o kadar geniş ve çok odalı olur. Kalabalıklığı, cömertiliği anlatır çok odalı, geniş mutfaklı evler. Hele o kışlık- yazlık erzakların saklandığı koca karanlık odalar. Bu çok odalı evler büyük bahçelerin ortasında olurlar. Üstündeki ağaçlar, sebzeler ve altındaki suyun kuyularla sakinlerine cömertçe sunarak bahçe mi eve sahiplik yapar yoksa bahçeyi kollayarak, üzerindekilere hürmetle sahiplenerek ev mi bekçidir, bilinmez. 

Eski sokaklar, semtler yeniyi ne red ederler ne de her şeyiyle kabul ederler sanki. Dar, ama gönlünüzü ferahlatan sokaklarda yürürken ahşap evlere ilave beton veya yeni nesil inşaat malzemeleri ile yapılmış ilaveleri görürsünüz veya ahşap bir balkondan uydu anteni çarpar gözünüze. Bunlara rağmen yeniyi her şeyiyle hayatlarına almazlar. Bir yerinde eskiden gelen selamlaşma, hatır sorma, gülümseme, komşunun yardımına koşmak gibi o kıymetli değerleri korurlar sanki.

Esnaf, mahalle sakini herkes birbirini tanır. İstanbul gibi devasa bir şehirde bile Beyoz gibi, Kanlıca gibi, Göksu gibi, Sarıyer gibi eski semtlerde cuma vakti esnaf dükkânı kapatıp cumaya gider. Dükkânı çırağa emanet ederek değil bayağı çırakla beraber gidilir cumaya. Zaten o çıraklar dünden hazırdır camiye gitmeye. Nerden mi biliyorum çırağın halini? Eee, gönül dar olunca ferahlatmak için az gezmedim bu semtlerde. Cuma vaktini, ikindi vaktini, sabah namazı vakitlerini bilirim hepsinin. Çıraklarını da az çok tanırım, esnafını da. Cumaya gitmeyip kaytaracak çırağı da bellidir, namaza gidecek olanı da.

Mahalle sakinleri esnafıyla, komşu teyzesiyle biz yabancıları da bilir. Gezmek için geleni, iş için geleni, gönlünü ferhlatmak için geleni bilirler. Niyetini okurlar. Arada benim gibi hayatı, kafası gönlü karışan biri onların aklını dahi karıştırıp ilk bakışta dizici esnafı zannetseler de o arif halleriyle bir kere daha baktıklarında mekân bakmak için değil gönül mekânını ferahlatmak için divane dolaştığını anlayıverirler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir